27 Ağustos 2019 Salı

Pasaj XII


Dokunduğu yeri kirletiyordu insan çünkü tek kirli olan yeri elleri değildi. İçinden gelen siyahlık tüm dünyayı sis bulutuna, toz bulutuna çevirmişti. Gözünü kırpmadan yavrusunun gözleri önünde annesine kıyabiliyordu, acımadan canlı düşmanı olmuştu, içinde barındırdığı tüm duyguları ölüydü çünkü. İçindeki vahşeti bir türlü doyuramıyordu, hep daha fazla, hep daha kötüsünü, daha fecisini istiyordu. Yaşamak için gerekli olan her şeyi de düşünmeden katlediyordu, kendi yaşamına lazım olacak olsa bile. Kendine ördüğü kirli dünyasındaki ağlarda insan utanmadan, çekinmeden ve en önemlisi yüreği hiç sızlamadan tüm bu olanları yayımlayabiliyordu, duyarsızlığı aşmış, hadsizliğine isim bulunamıyordu. Kimileri kendi içinde kaybolurken, kimileri birilerinin bıraktığı boşluklara yuvarlanıyordu, kimileri de kendi kötülüğünde ölüyordu, dünyaya çirkin, kötü, kara biz iz bırakarak. 

Tüm bunları bilmek, bilmekten de öte yaşamak insanı kilometrelerce tiksindiriyor.



Yirmi Yedi Ağustos İki Bin On Dokuz
13:00

6 Şubat 2018 Salı

Pasaj XI



Kendimi anlatmayı sevmem, çok önemli bir şey olmadıktan sonra anlatmam da, bilenler bilir. Yazılarımda genelde çoğulluk vardır ya da öyle üçüncü şahsı anlatmak gibidir. Belki ben en zor kendimi anlatırım, başkasını anlatmanın rahatlığı, olmayan bir şeye olan zaaf, vereceğin rahatsızlığı bir nebze olsun boşa çıkarır. Fakat uzun zamandır hiç böyle olmamıştım, hatta geçen sene yakalandığım diğer rahatsızlıklarımın dışında bayağı bir ilaç kullanmak zorunda kaldığım psikolojik rahatsızlığım zamanı bile. Hiçbir şey görmek istemiyorum çünkü duyduklarım ziyadesiyle kalbimi ağrıtıyor. Herkes birbirine saldırıp, üste çıkma derdinde, yobazlığın en ileri seviyesini yaşıyoruz ve maruz kalıyoruz. Kedilerimi bile beslerken, herkes yerini, sırasını bir güzel biliyor. Ama herkes en çok ben bağırayım derdinde, gürültü kimsenin umurunda değil. Kimsenin bir diğerinin fikrine saygısı yok, fikirler paylaşılmazsa ne işe yarar ki? Başkasının sözünü dinleyip, fikrini dinlemezsek, kendi fikrimizi nasıl dinletebiliriz ki? Sadece bunlar da değil, sapkınlık, sapıklık, çok acayip kötü şeyler oluyor, ruhum kaldıramıyor artık gerçekten gördüklerimi… Tek güzellik kitaplarda mı kaldı yani böyle şimdi? Akıl bunca soru işaretiyle boğuşurken, kalbin okuduklarını nasıl içinin güzel yerine konduracak? Bir daha güzel günler göremeyecek miyiz? Biraz erken değil mi hayata bunca küsmek için? Filler tepişirken, çimenler ezilirmiş, papatyalar ölürmüş, cılız hayvanlar can çekişirmiş. Bize de içimize çekilip, küçücük büzülüp, üzüntü ve utançtan mide bulantısı çekmek mi kalıyor? Güçlü zannedilen kişiler kavgaya tutuştuğunda olan da naif insanlara oluyor, çimen gibi ezilip gidiyorlar, gidiyoruz, hepimizin ruhlarında kapanmaz yaralar, kalplerimizde kara delikler oluşuyor. Ozon tabakası gibi büyük dertlerimiz var. Endişe; içinde bulunmak zorunda kaldığımız gerçeği tartamamak, inanamamak... Ama endişe kelimesi bile daha hafif kalır şu hissettiklerimin yanında. Kedi gibi sessiz sedasız uzaklara gidip, kaybolsam belki bu dünyada ruhum şâd olurdu…


26 Temmuz 2017 Çarşamba

Pasaj X


İnsan yalnızca seksen yaşına gelince mi anlayabiliyor, elindekilerinin ya da kaybettiklerinin kıymetini? Bazıları o zaman bile anlayamayacak. Yazık. Yine içim bir yerlere dokundu, kansere yakalandığımda yetmiş yaşında değildim ama acılarım o yaşlara eşitti. Saçlarımın, kaşlarımın ve kirpiklerimin dökülmesini bile unutturacak şekilde bir azaptı o kemoterapi.
Kilo kayıplarımın bile farkında değildim, kendimin varlığını bile o derece unutmuştum. Yüzümdeki masumluk yerini daha o yaşta çoktan şiddetli acı çekilen, sancı kasılmalarına bırakmıştı kendini.
Gülümsemenin yerini, ciddiyet, dalga geçmenin yerini sessizlik, uzaklara dalması gereken gözlerin yerini derinlik, düşünmenin yerini boşluk, görmenin yerini çukur almıştı. Kendimin o kadar farkında değildim ki, cesedimi sürükleyen otuz sekiz kilo, kocaman gözlü, minik bir bedendim.
Aradan on yıl değil elli yıl da geçse hiç eskimeyecek bir acı bu, daha doğrusu azap, yazmaya başladığımdan beri öyle hitap ediyorum ona. Gerçekten yüreği yetenler bir kanser hastasıyla empati yapsınlar, yanlarına gitmenize bile gerek yok, hücreleri öldüren o ilacın sizlerin damarlarınızdan bir kere geçtiğini hayal edin, özellikle hayatından şikayetçi olanlar, nasıl bomboş şeylere üzülüp, yakındığınızı anlayacaksınız. İnsanın her zerresi birden acır mı? Acıyormuş işte. Her şeyden memnun olmaya çalışmamın nedeni belki de budur, küçük yaşta bunları görmüş, dahası bire bir yaşamış olmam.
Yine de hiç istemezdim bir dakikasını bile yaşamayı, bana belki yazmayı verdi, belki kitapları sevmeyi öğretti ama yine de istemezdim. Yılda bir kere bile onkoloji servislerine gidip, sadece etrafı beş dakika kadar süzmeniz yeterli hâlinizden memnun olmak için. Ha ben şimdi hiç mi yakınmıyorum? Çok mu memnunum her şeyden? Hayır, tabi ki öyle olmuyor, kendi yaşasa da hiç unutmasa da yine de bir an geliyor, beynin üzülecek, kafayı takacak başka şeyler buluyor, insan olmanın bir şartı da sanırım saçmalamak. Bazen bu hakkı kullanma ihtiyacı hissediyorum herkes gibi.

Nevin Akbulut
Yirmi Beş Temmuz İki Bin On Yedi 16 00

27 Nisan 2017 Perşembe

Pasaj IX



Tüm çocukluğu boyunca anne-babası kızacak diye sesini bile çıkaramayan bir çocuğun travmasını hiçbir kitap yazamaz.
Anlatsa bile yeterli gelmez bazı şeyler. Büyüse dahi değişmeyen şeyler olacaktır, hep vardır. Kimsesizliğinin ve güvensizliğinin yerini korku ve kitaplarla doldurmuştur. Birkaç satır da olsa karalamadan günü geçmez, kitapsız dolaştığı bir anı bile yoktur. Sessizliğe yönelmesi hep bundandır. Sarıldığı tek şey kelimelerin yakıcılığıdır. İçine küçükken yerleştirilen şiddeti bir şekilde susturmayı başarmıştır. Yoksa her an cinnet geçirmek için bir nedeni hep hali hazırda bulunmaktadır. Ama başaramadığı bir şey vardır, insanlar arasındaki konumu, genellikle silikliği seçer, görünmez olmayı ister, ne kadar az fark edilirse o kadar iyi, o kadar suç oranı azalacaktır sanki. Az konuşur, sadece ihtiyacı kadar yemek yer, düzensizdir, dağınıklığının bir anlamı vardır. Yalnızca ihtiyaç duyduğu kadar muhataptır dış dünyayla. En masum zamanlarında bile kendini suçlu olduğuna inandırmıştır, dünyaya gelmesiyle birlikte başlayan bir suç. Hâlbuki o istememiştir gelmeyi, direnmiştir de gelmemek için, ama zorla hayata döndürmüşlerdir. Hayata zorla getirilen insanların başka bir şeye dönüştüğü gerçeği vardır. Travmasının içine yerleştirdiği hazin hikâyesini kimselere göstermeye gerek duymaz, gösterdiğinde daha çok acıyacağını öğretmiştir artık zaman. Kendini hiç kimseye benzetemez, bir idolü yoktur, hikâyesini de yok saydığı gibi. Üstelik ne kadar yakınlaşsa da kimsenin hayatında yer etmesine müsaade edemez. Bahaneleri hep hazırdır ama anlatmaya üşenir.
Bizimki belki de tüm cinneti içimizde büyütmek, yoksa sakin görünümlü yaratıklarız. Dünyaya nur topu gibi bir cinnet getireceğim, kimin sebep olduğunun önemi yok. Mis gibi patlayacak içimle birlikte.
Yirmi Yedi Nisan İki Bin On Yedi 16:00
Nevin Akbulut

3 Nisan 2017 Pazartesi

Pasaj VIII


Kadere fazla inanmışım ya da onu yanlış anlamışım. Beni alıp, götürecek bir kaderi bekledim hep kederle, ama olmadı. Tümgün kendimi tedavi edip, akşamları da öldürmeye çalışıyorum. Sonra bir ışık geliyor, bir aydınlanma. Şimdi buraya bu fotoğrafı koyunca herkes mutlu sanıyor ya da sigara içen bir fotoğraf koysam hep sigara içiyorum zannediliyor, hep bu fotoğraftaki gibi yerleşiyorum zihinlere. Oysa ruhum dolaşıyor, yerleşik düzeni galiba artık sevmiyoruz. Ama öyle değil, yine de görünmeyen şeyler var mesela sigara içmediğim, içmemem gerektiği ve bunu dert etmiyorum tabi. Yazar olmanın tek şartı sigara içmek değildir elbette. Yukarıda söylediğim gibi hayalimdeki sigarayı yakıp, kendi yansımamın dudaklarına konduruyorum, belki gerçekten bir yansıma olur ve bir aydınlanma... Şimdi diye bu kadar çok konuştum ki bunca susarken?

Üç Nisan İki Bin On Yedi 12:00

16 Kasım 2016 Çarşamba

Pasaj VII


Uzatma!
Daha ne kadar kestirirsem saçlarımı biter bu uzatma...
Ya da ne kadar kestirmezsen biter bu çatışma?
Uzatacak kadar zamanı olanlara hayretle ve hayranlıkla karşılıyorum, uzatacak kadar zamanımız yok…Sabaha kadar İstanbul’daki tüm içkileri içebilirmişim gibi geliyor, daha ilk şişede başım ağrımaya başlıyor, içmeden sarhoş olanların arasına katılıyorum. Beraber yalnızlığı konuşuyoruz, sadece konuşuyoruz, paylaşamıyoruz. Düşüncelerim uyuşuyor. Yetmez dediğim şeylerle yetiniyorum sürekli, gelişine de yetmez demiştim, artmış bile, gidişinden belli ya da gelmeyişinden, en azından sana yetmiş. Başım dönüyor, yazdıklarım kargacık burgacık, kelimeler hep kırmızı şarap içmiş gibi sallanıyor sağa, sola. Daha çok sola yaslanıyor cümleler. En öndeki cümlemin beli bükülüyor, çaresiz, en gerideki cümle cesaretli, bir adım ileriye gidiyor. Bu yüzden erkenden noktaya çarpıyor, tahmin etmediği bir anda. Cümlelerim, duvara toslamış gibi. Dünya yerinde duruyor, her şey dönüyor. Yüreğime gittikçe küçüldüğümü hissediyorum ve bundan sonra yaklaşacak acıyı duyumsuyorum, ayakları üzerime basıyor, eziyor. Sarhoş olduğu kadar ezik kelimeler dökülüyor yüreğimden, belki bakışına denk gelecek yerlerde hayalin oluyorum.
Geçerken uğramış yüreğime!
Bir daha misafir olarak bile gelemeyecek kadar uzaklaştı
Gittikçe yüzsüzleşti
Önce dudakları silindi
Sonra gözleri gözden kayboldu
Çok güzel saklambaç oynuyordu

Nevin Akbulut
2016

8 Kasım 2016 Salı

Pasaj VI






















Hayvanların doğallığına hiçbir insan erişemiyor. Bizler hep kendilerini göz önünde hissederek, hareketlerimizi de ona göre ayarlamaya çalışıyoruz. Oysa onlar ne kadar özgür ve olağanlar. Nerede, kimin yanında olduklarının önemi yok, yalnızca olduğu gibi davranıyorlar. Doğallık öğretilebilen bir şey değildir, ama yine de yaşamak için öğrenmek şart. Yazdıklarımız bile doğallığından çıkıyor çoğu zaman, okuyacak kişilerin beğeneceği ya da iyi tepkiler vereceği şekilde yazmaya özen gösteriyoruz. İçinden geçenleri kaleme alırken insan, özel bir süzgeçten geçiriyor yazdıklarını. Bu da doğallıktan uzaklaştırıyor, çoğu zaman abartıldığında da sıkıcı ve yapmacık oluyor, rol yapar gibi oysa sanat doğal olmalı. İnsan ne kadar saf olduğunu vurgulamaya çalışırsa çalışsın ve ne kadar gerçekten doğal olursa olsun yine de bir hayvan kadar olamaz.
Çoğu zaman mekanik bir şey gibi hissediyorum kendimi, programlanmış, “şu şekilde yaşayacaksın, buraya gideceksin, bunu yapacaksın” gibi… İyi bir birey olmak için, kendimizi yerküredeki diğer insanlara beğendirmek için çoğu zaman kendi olağan durumumuzdan bile uzaklaştırıyoruz, kendimizi yakalayamamamız bu yüzden, kendimizle aramıza mesafeler yerleştiriyoruz. Sonucu da hep hayal kırıklıkları oluyor. Her şeyde anlam aramaya çalıştıkça, hayallerimiz kırılmaya devam edecek, beklentilerimiz var çünkü. Beklediğimiz sürece bu kısır döngü devam edecek. Varoluşumuzu sorguladığımız sürece belki özgürlüğümüz de kısıtlanacak ve yapmamız gereken şeyler bize sürekli artarak yük olmaya başlayacak. Sinir harpleri geçireceğiz, kırılacağız hem de defalarca. Öğrendiklerimiz bile bazen bizi incitecek. Tüm bunlar bize doğarken yazılmış cezalar gibi, dünyaya insan olarak gelmenin ödülünün yanında değerimize biçilmiş ceza. Ödememiz gereken bedeli iyileştirmeye çalışıyoruz, tabiatımızda doğallık yok belki ama şiirleştirmeye çabalıyoruz. Şiirleşerek güzelleşeceğimize ve doğallaşacağımıza inanıyoruz. Bedelimizi böyle bağışlatmaya çabalıyoruz. Şiir en doğalıdır, çünkü içinde kurgu barındıramaz.

Nevin Akbulut
Sekiz Ekim İki Bin On Altı 10:10